Sadece Bir Ömürlük Misafirim Ben
























Fotoğrafların orjinallerini isterseniz isorak288@hotmail.com'a mail atabilirsiniz.

Yoğurt Kabında Mandallar

Pencereden gelen tıkırtıyla birden irkildi. Ritimli bir tıkırtı mı diye tekrar kulak verdi fakat değildi, içini tuhaf bir korku almaya başladı. Bu korkunun sebebi hep sağdan soldan duyduğu şeylerdi. Son zamanlarda mahallede çok hırsızlık olmuştu ve ilk katta oturmasına rağmen korkuluklara verilecek parayı hep sonralara ertelemişti. Böyle şeyleri ertelememek için kendine söz vermenin tam zamanı gibiydi. Ama belki de camın önünde bir kedi geziniyordu, belki de fazla kuruntulanıyordu. Zaten böyle giderse olayları abartmaktan bir gün aklını oynatacaktı. Evet olayları fazla abartıyordu ama sandalyesinden kalkıp pencereyi kontrol etme cesaretini de bir türlü bulamıyordu. Okuduğu kitaba da tekrar konsantre olamıyordu şimdi. Masaya tutunarak kendini sandalyesiyle beraber geriye doğru ittirdi. Kitabın kapağını yavaşça kapattı. Sanki bu harekette ona güç veren bir şeyler vardı. Ayağa kalktı ve masa lambasının loşluğunda kapıya doğru yürüdü. Kitaplığın arkasındaki elektrik şalterinin yerini bulmaya çalıştı. Elini pürüzlü duvarda gezdirdikten sonra bulabildi ve ışığı açtı. Bu sessizlikten kurtulmalı ve televizyonu açmalıydı. Televizyonun kumandasını en son nereye koymuştu acaba? Makarna yediği tepsinin üstünde mutfağa gitmiş olmalıydı. Yumuşak tabanlı terliklerini giydi ve koridora çıktı. Odasının ışığı koridorun mutfağa kadar olan kısmını aydınlatmaya yetiyordu. Küçük adımlarla mutfağa doğru yürümeye başladı. Koridorun sonu karanlık olduğundan o tarafa bakmak istemiyordu. Sanki camdaki tıkırtıya sebep olan şey birden karşısına çıkacakmış gibi geliyordu. Hemen geri dönerek koridorun ışığını da açtı. Koridorun sonuna dikkatlice baktı, hiçbir şey yoktu işte. İçi gerçekten ferahlamıştı çünkü boşuna kuruntu yaptığının farkındaydı artık. Mutfağa girdiğinde kumandanın tahmin ettiği gibi yemek masasının üstündeki tepside olduğunu gördü. Mutfak bütün bir haftanın yorgunluğunu taşıyordu. Lavabonun içi yağlı tepsilerle doluydu. Her yerde ekmek kırıntıları, domates ve salatalık kabukları, ezilmiş küçük peynir parçaları, salça lekeleri, yumurta kabukları ve beyaz market poşetleri vardı. Terliklerini sürüyerek yemek masasının yanına gitti. Kumandayı eline aldı fakat çok yağlanmıştı. Gözüne kestirdiği kullanılmış bir peçeteyle altını ve tuşlarını çabucak sildikten sonra tekrar koridora çıktı. İçi bu durumdan rahatsızdı tabi ki ama nasıl olsa tekrar yağlanmayacak mıydı? Koridorun ışığını söndürmeden odasının kapısına geldi ve tam gireceği sırada camdan gelen tıkırtıyı tekrar duydu. Bu kez çok daha şiddetliydi. Kumandanın önünü odaya doğru çevirdi ve bir refleks hareketiyle hemen televizyonu açtı. Bir adam küçük lokomotif ve vagon modelleri yapımından bahsediyordu. Sesini biraz daha artırdı ve eline kitap okurken yediği fındıklardan alarak televizyon izlediği koltuğuna oturdu. Adamın yaptığı modeller ve maketler gerçekten çok harikaydı. Geçen yüzyılın başından bugüne kadar üretilmiş bütün lokomotiflerin olduğu bir koleksiyona da sahipti adam. Fakat ne kadar güzel olursa olsun şu oyuncak sevdasını bir türlü anlayamazdı. Bunları düşünürken aklı hala camdan gelen o tıkırtıdaydı. Acaba dışarı çıkıp dışarıdan mı baksaydı penceresine? Yok yok evden dışarı çıkması çok saçmaydı. Birden bacaklarına bir kaşınma hissi geldi. Son zamanlarda hep böyle oluyor, ne zaman kendini çok karmaşık ve saçma hissetse bacakları kaşınıyordu. Bu durum sinirlenmesine de yol açıyordu. Zaten ne kadar çözümsüz ve anlamsız bir hayatı vardı. Ayaklarında saçma terlikler, mutfağında pislikler, camdan gelen aptal bir sesin korkusu yüzünden elinde sıkıca tuttuğu kumandayla saçma sapan bir televizyon programı izliyor ve yorum yapmaya çalışıyordu. En iyisi başka bir şeyler düşünmeliydi. Okuduğu kitabı düşünmeliydi mesela. Bu kitap kendi düşünceleriyle özdeşliyor ve isteyip de anlatamadığı bütün her şeyi gözler önüne seriyordu. Bireyci özgürlüğü savunuyor, her bireyin kendine ait bir ahlaksal yargı modeli geliştirmesi gerektiğini ve toplumda oluşacak olan subjektif ahlaksal yargılar bütünüyle de insanların önyargılardan kurtularak gerçek özgürlüğe sahip olabileceğini anlatıyordu. Evet düşündüğü tam olarak buydu ve bu kitapta kusursuzca anlatılmıştı. Aslında böyle bir düşüncenin gerçek olması durumunda toplumsal çözülme ve kaos yaşanması muhtemel oluyordu fakat gerçek özgürlüğü yakalayabilmek düşüncesi her şeyden üstün tutulmalıydı. İşte o anda aklında şimşekler çakmış gibi oldu. Aslında yaşadığı bu düzensiz ve yalnız hayatın aynı zamanda da bütün bu korkularının sebebi özgür olmak için feda edilen toplumsal çözülmeydi. Eğer ki toplumsal çözülme bu haddine gelmemiş, insanlar bu kadar yalnızlaşmamış ve kendi kaderlerine terk edilmemiş olsalardı belki de yaşanan bu açlıklar ve evsiz kalmalar olmayacak, insanlar hırsızlık yapmayacaktı. İnsanlar hırsızlık yapmıyor olsalar şu anda televizyonun karşısına oturmuş vaziyette camdan gelen tıkırtılardan korkuyor olmayacaktı. Sadece bununla sınırlı da değildi. Subjektif ahlaksal yargılar insanları toplumun bir parçası olduğu fikrinden uzaklaştırıp yalnızlaştırarak, aranılan mutlak özgürlük fikrinin altından özgürlüğün beraberinde getirdiği o yüce ruhsal duyguyu zehirleyebilecek olan korkular çıkaracaktı. Belki de bu korkular yüzünden hırsızlıktan çok daha büyük suçlar ulu orta işlenecekti. İnsanlar yalnız başlarına korkularıyla yaşayacak ve belki de şu anda içinde duyduğu o tıkırtı korkusundan ve kocaman apartman dairesi içinde yapayalnız bir şekilde bütün bunları düşünüyor olmasından çok daha kötü şeyler olacaktı dünyada. Artık bu mutlak özgürlük fikrinden ve subjektif ahlaksal yargıların gerekliliği düşüncesinden vazgeçmeliydi. O kitabı okumayı da bırakmalıydı. İçindeki özgür insan olma arzusunu besleyen şeyler de içi boş ve saçma sapan şeylerdi. Yatılı bir okulda büyümüş olmak, hiyerarşik bir meslekte çalışmak ve ara sıra amirinden fırça yemek bütün bu özgür olma arzularının sebebi olmamalıydı. Zararı yine kendine dokunuyor, yalnız başına düzensiz bir hayat yaşamasına sebep oluyordu. Evlenmeyişinin sebebi de bundan başka bir şey değildi. Kendisi gibi düşünen insanların hiçbiri evlenmezdi. Evliliğin insan ruhunu tutsak edeceğine inanırlardı. Dünyaya birkaç kitap ve birkaç anlamlı cümle hediye ettikten sonra ölüp giderlerdi. Fakat yalnızlığın verdiği ümitsizlik, dünyaya bir şey kazandırmadan ölmek düşüncesinin verdiği korkudan daha fazla acı veren bir şeydi. Bunu yaşayarak öğrenmişti. Artık bütün bu karmaşık ve sonunda güzel şeyler olmayan arzularını bırakıp korkularıyla yüzleşmeliydi. Başka bir insan olmaya karar vermeli ve buna korkularıyla yüzleşerek başlamalıydı. Şimdi gidip o perdeyi açmalı ve penceresinin önünde neler oluyor bakmalıydı. Kumandayı koltuğun üstünden aldı ve televizyonu kapattı. Ayağa kalktı ve masanın üstünde duran kitabı kağıtlarını attığı çöpe bıraktı. Doğruldu, pencereye baktı. Tıkırtılar hala geliyordu. Perdenin yanına gelerek önce tülü ve ardından güneşliği hafifçe araladı. Cama bir şey vuruyordu. Sokak lambası tam tepede olduğundan, camın üst kısmındaki yuvarlağa benzeyen şeyi siluet olarak gördü ve ne olduğunu anlayamadı. Pencereyi açtı ve gördüğü şey yukarıdan iple bağlanmış içi mandal dolu plastik bir yoğurt kabından başka bir şey değildi. Gülümsedi. Üst katlardaki komşulardan birinin çocuğu yapmış olmalıydı bunu. Hava rüzgarlı olduğundan yoğurt kabı sallanarak cama çarpıyor ve içindeki mandallar da sesi daha nitelikli ve karmaşık bir hale getiriyordu. Bütün hepsi buydu. Şimdi gerçekten, kuramla pratik ve gerçekle hayal arasındaki farkı çok iyi ayırt edebiliyordu. Tam bu sırada karşı apartmanın giriş ışığı yandı ve kapıdan kadınlar, erkekler ve çocuklar çıktı. Bir arabanın tavan lambası yanmaya başladı ve iki çocuk koşarak o arabanın arka kapısı açtılar. Arkalarından bir kadın onların binmesine yardım etti ve kendi de ön kapıyı açarak bindi. Sürücü koltuğuna bir adam gelip oturdu. Araba, geride kalan adamın, kadının ve çocukların önüne doğru hareket etti. Onların önüne gelince durdu. Arabanın camları açıldı, dışarıdaki adam arabanın içine doğru bir şeyler söyledi. Herkes gülmeye başladı bir anda. Araba hareket etti, camlar kapandı, korna çalarak uzaklaştı. Geride kalanlar el salladıktan sonra tekrar karşı apartmana girdiler. Okuduğu bütün kitaplardan daha güzel bir şey izlemiş olduğunu fark etti. Galiba mandalları sarkıtan çocuğa teşekkür borçluydu.

Mıknatıs

Daha okulda mıknatıs dersini göstermemişlerdi o zaman. Babam Pazar günleri kurulan hurda pazarına giderdi. Bazen beni de götürürdü. Eski ayakkabılardan tutun eski musluklara, bebek arabalarına kadar her şey olurdu orda. Öyle ki babamın 1952 model, İngiliz imalatı motorsikletine yedek parça bile bulurduk. Hatta daha sonraları, 2002 de ilk mp3 cd mi ordan almıştım(Haluk Levent dinliyodum). Neyse işte ben küçükken radyo ve kasetçalar meraklısıydım. Parçalayıp bakmam için her gidişimizde eski bir müzik seti ya da radyo alırdı babam. Eve getirirdik. Annem dezenfekte ettikten sonra onay çıkardı ve başlardım sökmeye. Her seferinde içlerinden çıkan patlak hoparlörler olurdu. Kasaları metal olduğundan benim gücüm yetmezdi ama babam bir tornavida hareketiyle çıkarırdı bunların mıknatıslarını. Mıknatıslar çok güçlü olurdu tabi. Bunları annemin dikiş makinesinin kapağındaki cebin içine koyardık ve sırası geldiğinde annem onları iğne toplamakta kullanırdı. Fazla geldiği zaman komşulara dağıtırdık ama bu mıknatıs talebi hiç bitmezdi nedense. Gerçi ben daha sonraları işi büyüttüm, mikrofon görevi yapan hoparlörler olduğunu fark ettim, kasetçaların içinden çıkan ufak amfileri kullanarak volki-tolki lerim aracılığıyla evin muhtelif yerlerine radyo programı yapmaya falan başladım o ayrı. Bilmiyorum biliyomusunuz ama o küçük oyuncakların belli bir frekansı oluyor ve radyodan o frenkansı bulursanız eğer, o radyo kanalını volk-tolki nizin çektiği mesafe içinde bloke edebiliyorsunuz. Neyse konu dağıldı. Mıknatısların çok güzel şeyler olduğunu biliyordum fakat bazılarını birbirine değdirmek şöyle dursun yaklaştırmak bile çok zordu. Bir gün babama sordum tabi. Tristar marka James bond çantasından çıkardığı A4 kağıdın üstüne buzdolabının lastiği içinden çıkan ince mıknatıstan koydu. Sonra bir eliyle üzerinde mıknatıs olan kağıdı tutarken bir eliyle de benim patlak hoparlörlerden çıkan bir mıknatısımı kağıda doğru yaklaştırdı. Kağıdın üzerindeki mıknatıs hareket ediyordu. Zıt kutuplar birbirini çeker, aynı kutuplar birbirini iter dedi babam. Sonra hoparlör mıknatısını ters çevirdi ve kağıda yaklaştırınca mıknatıslar birbirine yapıştı. Demek ki mıknatısları birbirine yaklaştırmak zor olduğu zaman birini ters çevirmek gerekiyordu. Ama bu oyunu oynaya oynaya iyice kavramıştım olayı. Zıt kutuplar birbirini çeker, aynı kutuplar birbirini iterdi. Neyse aradan epeyce zaman geçti. Okulda mıknatısları gösterdiler. Fen bilgisi labaratuarında bu kağıt oyununu yaparak baya ilgi topladım üstüme, herkes benim yaptığımı yapmaya çalıştı tabi ama mıknatıslar evdekiler kadar güçlü değildi. Daha da sonraları, 6. sınıfta o anı hiç unutmam, sosyal bilgiler öğretmenimiz ortaya bir tez attı.Zıt karakterli insanlar her zaman iyi anlaşır dedi. Sanırım üniversitede tarihle karışık aldığı sosyal psikoloji derslerinin etkisi oldukça büyüktür buna. Öyle olmasa bile zaten çok farklı ve çok sevdiğim bir insandı. Ben de o anda parmak kaldırıp, mıknatıslar gibi mi dedim. Şaşırdı kadın tabi, ıhım ıhım. Aynen öyle ismail dedi. Sonra bana çok samimi olduğun bir arkadaşını söyle dedi. Aklıma tabi ki Enes geldi. Enes’le doğduğumuzdan beri hep beraberdik. Sonra hangi takımlı olduğumu sordu. Galatasaray dedim. Enes’in hangi takımlı olduğunu sordu. Fenerbahçe dedim. Gördünüz mü çocuklar dedi. Neyse yani, doğrudur veya o an öyle denk gelmiştir bilemiyorum güzel bir çıkarsamaydı. O zaman pek önem vermedim tabi ama geriye dönüp baktığımda iyi anlaştığım arkadaşlarımın ve dostlarımın çoğunun fenerbahçeli olduğunu görüyorum. Sadece takımla sınırlı değil tabi ki. Mesela bu blogta yazdığım yazılar, en iyi dostumun tarzı değil. Belki çok abartılı edebik şeyler olarak geliyor burada yazdıklarım ona. İyi ki de öyle. Bunu bilmek doğru yolda olduğumun göstergesi. Mesela aşağıdaki Çiçekler, Kuşlar Ve Somurtkanlar yazısını onun için yazdım. Somurtkan olarak da onu tanımladım. Belki çok hoşlanmadı ama nefret de etmedi. Onun verdiği tepkiler benim için çok önemli çünkü benim dünyama dışarıdan bakabiliyor, ben de onu somurtkan olarak seviyorum. Eminim ki o da benim gibi yazılar yazsaydı eğer, ya o ya da ben yazı yazmaktan çoktan vazgeçmiştik. Al işte yine mıknatıs. Neyse yani benim bu fenerlilerden çekeceğim var.

Çiçekler, Kuşlar Ve Somurtkanlar

Aralık ayının bir çarşamba gününde, havanın hala bu kadar ılık ve gökyüzünün bu kadar açık oluşu çok rastlanır bir şey değildi doğrusu. Yazdan kalma kurumuş otlar karşıdaki yamacımsı bölgenin çıplaklığını saklıyordu. Toprak hafif nemliydi ve yağmur suyundan kalma bataklıklar küçük küçük rutubetli çimenlikler bırakmıştı sağda solda. Küçükken ilkbahar geldiğinde çıkan çimenlikleri çölün ortasındaki ormanlara, böcekleri de ormanda yaşayan kabilelere benzetirdi. Zaten o zamanlardan sonra hiç bu kadar yükseğe çıkmadı ve çölün ortasında kalmış ormancıklar görmedi. Belgesellerde de rastlamadı. Aslında o kadar da mümkün olmayan bir şey değildi bu. İnsanlar isteseler pekala çimenlere benzeyen binalar yapabilirlerdi ve bizde küçücük böcekler gibi olabilirdik. Belki o zaman böcekleri ve çimenleri gerçekten anlayabilirdik. Sonra çimenliğin hemen bir metre yanında tek başına kalmış sarı kır çiçeğini fark etti. Dizlerinin üzerine çömeldi ve beşgen görünümündeki taç yapraklarına yakından bakmak istedi. Solgunlardı. Gece düşen kırağının buna etkisi çok büyüktür fakat hava yeterince soğuk zaten böyle bir çiçek için diye düşündü. Mevsimine ait olmayan ruhların da yaşayacağı büyük bir yıpranıştan başka bir şey değildi yani çiçeğin yapraklarındaki bu solgunluk. Bozkıra işte bu yüzden tutkundu. Her şey ona kendisini hatırlatıyordu. Tam bu sırada çiçeğin üzerinden bir gölge geçti. Başını güneşten tarafa kaldırıp bakmak isterken, bir saksağan kuşu sorti yaparak hemen önüne kondu. Yolun kenarındaki çeşmenin arkasında bulunan, yaprakları dökülmüş büyük çınara tüneyen kuşlardan olmalıydı. Zaten gerisi ufka kadar uzanan çıplak sarı araziden ibaretti. Artık çiçek ve saksağan aynı kadraja giriyordu. Ama çok ilginçti, saksağan gibi yabani bir kuş normalde bu kadar yakına konmazdı. Bir an için dizlerinin üzerine çökük ve çiçeğin üzerine kapanmış bir vaziyette olduğundan, kuş kendisini duran bir cisme ya da küçük bir ağaca benzetmiş olmalıydı. O zaman hiç kıpırdamamalıydı. Gözlerinin kadrajına tesadüfen aynı anda giren bu iki canlı, hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak müthiş güzellikte kontrastlar oluşturuyordu aklının içinde. Birisi mevsimsiz bir tutsaklıkla çürüyüp giderken, diğeri özgürlüğün tadını masmavi göklerde rüzgarlara karşı havada asılı durarak çıkarabiliyordu. Kendi ruhunu saksağan olması gereken sarı bir kır çiçeğine benzetti şimdi. Fakat bu kadraj içinde tersten düşünülmesi gereken, belki de tek avuntusu olabilecek bir gerçek daha vardı. Kır çiçeği, çiçek olmanın, toprağa bağlı bir tutsak olmanın anlamını çok iyi biliyor fakat saksağan kuşu uçmanın anlamını, özgürlüğün tadını çiçek kadar bilmiyordu. Çiçeğin ruhu sanki şöyle seslendi bir an: “Şimdi, şu anda şuracıkta ölüyor da olsam, çiçek olmadan kuş olmak istemem.”, ve çiçek haklıydı çünkü kendi ruhu da aynı şeyleri söylüyordu. Yoksa mavilerle kucaklaşmanın ne anlamı vardı? Çiçek bunu biliyordu çünkü, acı çekmek ruhu yüceltiyor, dünyayı anlamamızı sağlıyor, gizemli duyguların kapılarının anahtarlarını elinde taşıyordu. Çünkü acı çekmek dünyadaki tek gerçek olan şeydi. Acı çekerken ruhlar yalancı sebeplere bağlanamazlar ve gösteriş yapamazlardı. Kahkahanın arkasında bir aldatmaca, kişisel bir politikanın yozlaşmış sebepleri olabilirken ve kahkaha az bir şey zorlanarak yapmacık şekilde atılabilirken, acı, böyle bir yoldan ve arkasında böyle yalancı sebepler taşıyarak çekilemezdi. Acının varoluş sebebi gerçekti ve acı çekerek gerçeklerin farkına varmak gerekti. Sonra dikkati dağıldı ve toprağa baktığını fark etti. Bir çiçeğin ve bir kuşun varoluşunun arkasında böyle anlamların saklı olduğunu ancak çekilen acılar fark ettirebilirdi. Zaten dünya üzerinde gerçek bir kural olarak yaşamaya devam edecek olan şeylerden bir tanesi de buydu; her küçük şey, kendinden daha büyük şeylere anlam veriyor, fiziksel olarak görünüşünün yanında çok daha başka ve çok daha anlamsal tablolar çiziyordu. Ama bakmasını bilene. Sonra her şey bu döngünün içine girerek büyüyor, bir sonraki manalara ve fiziksel varoluşlara kendini adıyordu. Bu döngünün son bulduğu yer ise insan ruhu oluyordu. Yani ekosistem bütün varlığını insan ruhu için feda ediyor, insan ruhunu besliyordu. Bütün manalar burada anlam buluyor, bütün çiçeklerin renkleri, kuşların kanatları, meyvelerin kokuları, suların berraklığı ancak insan ruhunda hakkettiği gibi anlaşılabiliyor, gerçek güzelliğine bürünebiliyordu. Dokunabildiğimiz dünyanın duygularımıza olan etkisi gerçekten çok büyük ve çok tuhaftı. Aslında imge kavramının altına gömülen şeylerin çoğu da bunlardan ibaretti. Duyguları anlatmanın tek yolu onlarla bağlantıya geçmek ve onları kullanarak asıl atmosferi yakalamaktı. Bu tekerleğin icat edilmesi gibi olağan bir süreçti. Başlangıçta nasılsa sonra da değişmeyerek aynı kalan ve o harekete ihtiyaç duyan bütün mucitlerin alıp kullanmak zorunda olduğu en temel bir varoluş şekliydi. Yüzyıllar önce nasılsa, yüzyıllar sonra da kara üzerinde ilerlemek isteyenlerin kullanmaya muhtaç olduğu şeydi. Niteliği değişse bile şekli hiç değişmeyen. İşte anlatılmak istenilen şeyde duygular, hisler ve elle tutulamayan ne varsa, dünyayla temas kurularak anlatılmak zorundaydı. Başka bir yolu ve şekli yoktu. Mesela ruhun özgürlüğü kavramı kuşlar olmadan, gökyüzü ve bulutlar olmadan anlatılamazdı. İşte gerçek imgeler bunlardı. Nasıl ki her anın bir müziği olabiliyorsa, tersinden düşünüldüğü zaman, her hikayenin de bir imgesi olmalıydı. Dünya var oldukça şairler ve yazarlar onlara ihtiyaç duyacaklardı. Onlardan vazgeçmek, anlatılanın özünden vazgeçmek demekti. Bütün çiçek isimleri ve bütün kuş isimleri. Aslında betimlemeler edebiyatın bir süsü olarak değil, özü olarak görülmeliydi. Betimlemelerde her imgenin anlattığı bir anlam mutlaka vardı. Bunu anlamanın yolu çok basitti. Ruhunu dünyaya açmak ve daha iyimser olmaktı. İşte bu noktada da kendi kendine “somurtkanlar” olarak tanımladığı insanlar ortaya çıkıyordu. Betimlemeleri ya tümden gereksiz olarak gören ya da anlayabildikleri kısımdan sonrasını gereksiz olarak niteleyen insanlardı bunlar. Fakat betimlemelerde kullanılan nesneler dünyanın varoluşuyla alakalıydı ve insanoğlu bunların varoluş şekillerine karar veremedikçe onları yargılamamalı ve gereksiz ya da klişe olarak görmemeliydi. Zaten onlara göre betimleme kullanılan anlatım şekilleri fazla dramatik ve gereğinden fazla süslüydü. Düşündükleri şey onlara mahrumiyetten başka bir şey getirmezdi. Sonuçta imgeler duygulara yol buluyordu ve duygunun klişesi olamazdı. Bu abartılmış bir muhalefet sisteminden başka bir şey olamazdı. Eğer bir insanın daha önce başkaları tarafından yaşanmış olsa da, kendinden bir şeylere ait bir hikayesi varsa oturup onu yazmalı ve anlatmalıydı.Fakat maalesef “sembolik etkileşim”ciler yine haklı çıkıyordu ve insanların cesareti yine insanlar tarafından kırılıyordu. “Somurtkan”lar yine kaybediyordu. Çiçekler, kuşlar ve somurtkanlar. Çok zor değildi ki. Artık barışmalıydılar. Sonra ayaklarının uyuşmuş olduğunu fark etti ve pozisyonunu hafifçe değiştirmek isterken kontrolünü kayberek sağa doğru sendeledi. Saksağan irkildi. Kanatlandı ve bir anda uzaklaşıverdi. Gözleriyle saksağanı takip etti fakat o büyük çınara tüneyen kuşlardan değildi, şaşırdı. Cebinden çakısını çıkardı, toprağa sapladı ve daire çizerek sarı kır çiçeğini köklerini de içine alacak şekilde, toprağıyla beraber söktü. Çakısını toplayarak tekrar cebine koydu. Çiçeği ellerinin arasına alarak evin yolunu tuttu. Çiçek bunu çoktan hak etmişti.

Olmayan Bir Aşkın, İlki Olmayan İkinci Kısa Mektubu

Merhaba Sevgilim;
Belki çok uzun bir süre cebimde taşıyacağım bir mektup daha yazıyorum. Kağıdın kusuruna bakma. Geçen yıl renkli tükenmez kalemle yazdığımı hala cüzdanımda her gittiğim yere götürüyorum. Fakat her okuyuşumda, biriktirdiğim şeylerin omzuma yüklendiğini ve bazı derin hislerimin o mektuptan yavaş yavaş silindiğini hissediyorum. İşte bütün bunları, bu sebebe bağlayarak yazacağım. Ve biliyorum ki; insan yaşamın her anında biriktirerek, harcayarak, inanarak veya tümden vazgeçtiğini düşünerek yaşadığı için hep aynı insan olamaz. Aynı olmak için bütün varlığını bu yolda harcasa bile. İlk mektubumun içimde tetiklediği daha yukarıdan seyredip kaleme alma arzumu; belki de sadeliğinin ve asıl düşündüklerimin çok küçük bir bölümünü yansıtmasının pişmanlığını duyarak; her şeyi bu kez anlatmak isteyişimi ve hayatımdaki her şeyin son halkasının sen olduğu gerçeğini su yüzüne çıkarmak için kullanıyorum ve bil ki bu satırları sırf bu yüzden yazıyorum. Sana çocukça geleceğini ve uzak bir hikaye gibi okuyacağını bilsem de, bana öyle olmadığını savunacaksın; hiç savunma çünkü öyle olduğunu gayet iyi biliyorum. Ama içimdeki aşılmaz arzunun, onarılmaz yaraların sebebini, aşk denilen o kıpırtıyı ilk kez seninle konuşurken tatmama ve bu nehire; günün birinde beni ruhum ölmüş olarak, terk edilmiş bir limana yalnız başıma atacağına adım gibi emin olduğum halde kendimi öyle hesapsızca ama sonsuz bir güven çelişkisi içinde bırakıverdiğimi söylemek istiyorum. Durup şöyle geçen zamanı saydığımda hiç de azımsanmayacak kadar büyük olduğunu anladım. Buna bir de o yaşlarımızın insan ömründeki diğer zamanlara kıyasla ortaya çıkan değer farkını da eklediğim de; yağmursuz geçen bir bahar mevsimi kadar yürek burkan bir anıyı yıllar sonra içim çok acıyarak anımsayacağımı öngörüyorum. Eğer bunu değiştiremezsek. Hem zamanın uzunluğu, hem korkularımın üzerine gidemeyerek sana deli gibi aşık olduğumu erkence söyleyememem hem de aynı cümleyi yıllar sonra senden de duymam ve buna rağmen geçen zamanın yaralarımızı sarmamıza ve yeni başlangıçlar yapmamıza engel oluşunu; geç kalınmışlığın çaresizliği içinde izlemek yalnızlığıma milyonuncu kez hançerler saplıyor, bilesin. Hoşça kal Sevgilim, iyi bir ömür dilerim.

Bir cumartesiden












Fotoğrafların orjinallerini isterseniz isorak288@hotmail.com'a mail atabilirsiniz.

Bir Akşam Üzeri Sonbahar















Fotoğrafların orjinallerini isterseniz isorak288@hotmail.com'a mail atabilirsiniz.